Toplumların çöküşü her zaman savaşlarla, devrimlerle ya da ani iktidar değişiklikleriyle gerçekleşmez. Bazen bir toplum, sessizce ve fark edilmeden çürür; insanları yavaş yavaş duyarsızlaştırılır, iradeleri aşındırılır ve en sonunda olup bitene kayıtsız hale getirilir. Bu çöküşün en belirgin göstergesi, bireylerin artık haksızlık karşısında irkilmemesi, adaletsizlik karşısında öfkelenmemesi ve yaşananların olağan hale gelmesidir.

Bu dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmez; aksine titizlikle tasarlanmış bir sürecin ürünüdür. Toplumlar, baskıya aniden maruz kaldıklarında tepki verirler. Ancak baskı, yavaş yavaş ve sistematik şekilde uygulanırsa, bireyler ona alışır ve dirençleri kırılır. Yönetim mekanizmaları, tarih boyunca bu yöntemi kullanarak toplumsal refleksleri baskı altına almış, adım adım sindirme politikaları uygulamıştır.

Duyarsızlaştırma ve Alıştırma Etkisi

Psikolojide “alıştırma etkisi” (habituation) olarak bilinen bir olgu vardır: Yüksek bir ses, ilk duyulduğunda rahatsız edici gelir ancak tekrarlandıkça beyin ona duyarsız hale gelir. Aynı mekanizma, toplumsal olaylar için de geçerlidir. Önce bir tartışma başlatılır, belirli kişiler veya gruplar hedef alınarak suçlamalar yöneltilir, medya aracılığıyla sürekli tekrar edilir. İnsanlar, başlangıçta bu suçlamalara tepki verebilir ancak zamanla aynı tür olaylar gündeme gelmeye devam ettikçe, zihinleri buna alışır. Böylece, en ağır hukuksuzluklar bile normalleşir ve toplum onları sorgulamaktan vazgeçer.

Bu yöntemin tarihte birçok kez kullanıldığına şahit oluyoruz. 20. yüzyılın en büyük felaketlerinden biri olan Nazi Almanyası’nda, Yahudiler önce medya aracılığıyla suçlandı, ardından hakları kısıtlandı ve en sonunda toplama kamplarına gönderildiklerinde toplumun büyük bir kısmı bunu olağan bir gelişme olarak gördü. Benzer şekilde, günümüzde otoriter rejimler, her kritik tutuklamadan önce hedef aldıkları kişileri itibarsızlaştırarak, toplumun tepkisini minimize etmeye çalışıyor.

Toplum Mühendisliği: Algıları Yönetme Sanatı

Günümüz medya çağında bu süreç çok daha sofistike hale gelmiş durumda. Algı yönetimi, artık yalnızca fiziksel baskıyla değil, zihinsel mühendislikle yürütülüyor. Önce belirli bir olay, medya organları aracılığıyla sistematik olarak işleniyor. Muhalif görüşler bile farkında olmadan bu çerçeveye hapsoluyor ve eleştirileri, iktidarın belirlediği sınırlar içinde kalıyor.

Bunun sonucunda, toplumun hafızası adım adım şekillendiriliyor. Sürekli tekrar edilen anlatılar, zamanla bireylerin bilinçaltına işliyor ve belirli olaylara karşı önceden programlanmış tepkiler oluşturmalarına neden oluyor. Böylece, baskı kurulduğunda ya da hukuksuzluklar yaşandığında, bireyler bunlara şaşırmaz hale geliyor. Şaşırmamak, sorgulamamayı; sorgulamamak, kabullenmeyi getiriyor.

Duyarsızlığın Tehlikesi

Antik filozoflar, insanın en büyük gücünün sorgulama yetisi olduğunu söylerdi. Sokrates, “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez,” diyordu. Bugün en büyük kaybımız işte budur: Şaşırma ve sorgulama yetimizin elimizden alınması.

Baskı, aniden geldiğinde insanlar refleks gösterir. Ancak kademeli ve sistematik hale getirildiğinde, bireyler ona uyum sağlar. Bir toplum eğer yavaş yavaş, adım adım baskıya alıştırılırsa, en ağır hukuksuzlukları bile sessizlikle karşılamaya başlar.

Korku, en azından bir farkındalık belirtisidir; insanın tehdit altında olduğunu hissettiğini gösterir. Ancak şaşırmamak, çok daha tehlikelidir. Şaşırmamak, kötülüğün içselleştirilmesidir. Toplumun, adaletsizliği olağan kabul etmeye başlaması, o toplumun çöküşünün ilk aşamasıdır.

Sessizliğe Mahkûm Olmak mı, Direnmek mi?
Tarih, sessiz kalanların değil, sorgulamaya devam edenlerin yazdığı bir hikâyedir. Eğer bir toplum, baskıyı ve adaletsizliği normalleştirirse, en sonunda kendi özgürlüğünün kaybını dahi fark edemez hale gelir.

Bugün her toplumsal olay, bizi bu sisteme alıştırmak için önümüze konulmuş bir sınavdır. Peki, biz bunları olağan mı göreceğiz, yoksa şaşırmaya ve sorgulamaya devam mı edeceğiz?

Çünkü şaşırmak, hâlâ insan kalabildiğimizin en büyük kanıtıdır. Sorgulamak ise özgürlüğümüzü korumanın tek yoludur. Eğer tarih bir gün bu dönemi yazacaksa, bizi sessiz tanıklar olarak mı anacak, yoksa direnenler olarak mı?

Sorulması gereken esas soru budur.

Hasan KAYA
19 Mart 2025, Çarşamba

Önceki İçerikKorkunun İktidarı ve Teslimiyatın Anatomisi